Meşru Müdafaa Nedir?

Meşru Müdafaa

Meşru Müdafaa Nedir?

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 25. maddesinin 1. fıkrasına göre “Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.” 

Madde gerekçesi ise “…her türlü hakka yönelik haksız bir saldırıya karşı meşru savunmanın söz konusu olduğu belirtilmiş ve böylece kurumun, bazen anlamsız ve sosyal gereklere aykırı düşecek derecede dar tutulmasının önüne geçilmesi istenilmiştir. Esasen, kanunlarımızda mala karşı saldırılarda da meşru savunmayı kabul eden hükümlere yer verilmiş olması kurumun bu şekilde düzenlenmesini gerekli kılmaktadır. Ayrıca şu husus da belirtilmelidir ki, kişileri suç işlemekten caydıracak en etkin araçlardan birisi, suç işlediklerinde karşılık görebilecekleri endişesi olduğundan, meşru savunma hakkının böylece genişletilmesi, kriminolojik yönden caydırıcı etki de yapabilecektir.” şeklinde belirtilmiştir.

Madde metnine göre meşru müdafaa, kişinin hem kendisine hem de başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o andaki hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı bir şekilde defetme zorunluluğudur. Meşru müdafaa ayrıca devletlerin sınırları içerisinde kalan ulusal hukuku aşarak uluslararası düzenlemelerde de yer almıştır. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 2. maddesinde yaşama hakkı düzenlenirken aynı maddenin 2. fıkrasında yaşama hakkının istisnası düzenlenerek “Her ferdin gayrimeşru cebir ve şiddete karşı korunmasını sağlamak için” işlenen fiillerden bahsedilerek meşru müdafaaya yer verilmiştir.

Meşru Müdafaanın Koşulları Nelerdir?

Meşru müdafaanın kabul edilebilmesi için saldırıya ve savunmaya ilişkin koşulların birlikte gerçekleşmesi gerekir.

a) Saldırıya İlişkin Koşullar:

  1. Bir Saldırı Bulunmalıdır: Kanun maddesine göre meşru müdafaadan bahsedebilmek için öncelikle “gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan bir saldırı” bulunmalıdır. Saldırı, hukuken koruma altında olan bir hakka karşı gerçekleştirilen hareketlerdir. Zarar verecek veya tehlike oluşturacak şekilde olmalıdır ve insana karşı gerçekleşmelidir.  Herhangi bir mala veya hayvana karşı yapılan saldırılar bu kapsamda sayılmaz. Ancak hayvanlar, insanlar tarafından saldırıda bir araç olarak kullanılmışsa bu tür saldırılar açısından meşru savunma söz konusu olabilir. [1] Örneğin, yanında oturmakta olan insanlara saldıran köpeğini durdurmayan kimseye karşı meşru müdafaa mümkündür. 

Saldırının icrai veya ihmali hareketler şeklinde gerçekleşmesi mümkündür. Tahliye emri verilmiş olmasına rağmen mahkumun cezaevinden salıverilmemesi, ihmali hareketli saldırıya örnek verilebilir. Saldırı, suç niteliğinde ise icra hareketlerine başlanmış olmalıdır.

Kavga ve karşılıklı çatışma hallerinde meşru müdafaanın bulunup bulunmadığını tespit edebilmek için saldırının kim tarafından başlatılmış olduğunu belirlemek gerekir. Doktrinde bu konuda farklı görüşler vardır. Bazı yazarlar bu durumda meşru müdafaa hükümlerinin uygulanamayacağını savunurken bazıları da meşru müdafaanın her iki taraf için de uygulanması gerektiğini, aksi halde şüpheden sanık yararlanır ilkesine aykırı bir durum oluşacağını savunmaktadır. Yargıtay ise meşru müdafaa hükümlerinin uygulanamayacağı görüşünü benimsemiştir. 

  1. Saldırı Haksız Olmalıdır: Kanun metninde belirtilen haksız saldırıdan kasıt hukuka aykırı bir saldırı olmasıdır. Bir kimsenin hakkını kendiliğinden almaya kalkışması halinde de bu hareketin haksız olduğu kabul edilir ve karşı tarafın buna karşı savunmada bulunması meşru müdafaa kapsamında görülür. Yapılan saldırı hukuka uygunsa yapılan savunmalar meşru müdafaa olarak sayılmayacaktır. Bundan hareketle bir hakkın kullanılması, görevin yerine getirilmesi şeklinde gerçekleşen saldırılar hukuka aykırı olamayacağından buna karşı meşru müdafaada bulunulamaz. Örneğin kolluğa karşı direnme, meşru müdafaa teşkil etmeyecektir.

Saldırının hukuka aykırı olması yeterlidir, suç oluşturmasına gerek yoktur. Meşru savunmada bulunan kişinin ise bu saldırının haksız olduğunu bilerek hareket etmesi gerekir. 

Kusur yeteneği bulunmayan kimselerin veya şahsi cezasızlık sebebi veya cezayı kaldıran şahsi bir sebebin bulunması halinde de bu kimselerin fiilleri haksızlık teşkil edebileceğinden bunlar tarafından meydana gelen saldırılara karşı da meşru müdafaa mümkün olacaktır. Örneğin, saldıran kişinin diplomat olması halinde bu kimsenin saldırısına karşı yapılan savunma meşru müdafaa sayılır. Buradaki önemli nokta yapılan hareketin saldırı niteliğinde olup olmadığı ve hukuka aykırı olup olmadığıdır. 

  1. Saldırı Bir Hakka Yönelik Olmalıdır: Kanun metninde belirtildiği gibi saldırı, hem kendisine hem de başkasına ait her türlü hakka yönelmiş olabilir. Hak, hukuken korunan ve kişiye bu korumadan yararlanma yetkisi veren bir menfaattir. Hukuken korunan menfaatler, kişilere tanınan şahsi, hukuki menfaatlerdir.[2] Örnek olarak vücut bütünlüğü, cinsel dokunulmazlık, mülkiyet, konut hakkı verilebilir. Hatta anne babanın çocuk üzerindeki velayet hakkını da bu kapsamda sayabiliriz.
  2. Saldırı Halen Mevcut Olmalıdır: Saldırının halen mevcut olması, saldırının başlamış ve sona ermemiş olmasıdır. Başlamayan ama başlaması muhakkak saldırılara karşı  da meşru müdafaa mümkündür. Muhtemel bir saldırıya karşı savunma ise meşru müdafaa kapsamında sayılmaz. Saldırı başlamadan önce ya da saldırı bittikten sonra yapılan savunmalar da bu kapsama girmez. Örneğin, hırsız (A), (B)’nin telefonunu alıp kaçmaktadır. (A)’nın çaldığı telefonu kendi hakimiyetine sokmasına kadar geçen süreçte saldırı devam eder. Onu yakalamaya çalışan (B) bu sırada meşru müdafaa hükmünden yararlanır. Fakat (B), sonraki gün (A)’yla karşılaşıp telefonuna ne olduğunu sorduğunda, saldırı bitmiş olacağından meşru savunmadan yararlanamaz. Mütemadi suçlarda ise temadi devam ettiği sürece saldırı da devam ediyor gibi kabul edileceğinden bu süreçte meşru müdafaada bulunulabilir. Örneğin bir kişi hürriyetinden yoksun bırakıldığında bu süre içinde yaptığı savunmalar meşru müdafaa kapsamında sayılabilecektir.

b) Savunmaya İlişkin Koşullar:

  1. Savunma Zorunlu Olmalıdır: Kanun metninde “saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı bir biçimde defetme zorunluluğu”ndan bahsedilmektedir. Saldırı ile savunma aynı anda olmalıdır ve saldırıya karşı savunma zorunlu olmalıdır. Yani saldırıdan başka bir şekilde kurtulma imkanı bulunmamalıdır. Ayrıca saldırıda bulunan kişiye en az zarar verecek veya onu en az tehlikeye sokacak olan savunma şekli tercih edilmelidir. Buna en hafif vasıtanın kullanılması kuralı da denir. Örneğin, bıçak kullanılacaksa, saldıran kişiye en az zarar verecek şekilde ve aynı zamanda saldırıyı da önleyecek şekilde kullanılmalıdır. 

Saldırıdan kaçmak savunmaya dahil bir hareket olmadığından saldırıya maruz kalan kimseye imkanı olsa dahi kaçma yükümlülüğü yüklenemez. 

Yargıtay CGK. 18.12.1991 tarih 1-4/39 sayılı ilamında; “Yasal savunmada, hiçbir zaman ve hiçbir ahvalde sanığa kaçma mükellefiyeti yüklenemez ve kaçarak kurtulması istenemez. Failin kaçma olanağının bulunup bulunmadığı da dikkate alınmaz.” denilmiştir.

Son olarak savunmanın “zorunlu” olup olmaması konusunda somut olayın özelliklerine göre değerlendirme yapmak gerekir. Bazı durumlar için zorunluluk arz etmeyen savunmalar başka durumlar ve başka şartlar için zorunluluk gerektirebilir.

  1. Savunma Saldırıya ve Saldırana Karşı Yapılmalıdır: Savunma, saldırıyla ilgisi olan kişilere karşı yapılmalıdır. Olayla ilgisi olmayan 3. kişilere karşı yapılan savunmalar meşru müdafaa kapsamında değerlendirmez. Örneğin, saldırı sonucu yumruk yiyen mağdur (A)’nın, saldırgan (B)’nin çocuğu (C)’ye yumruk atması halinde meşru savunma yoktur.
  2. Saldırı ile Savunma Orantılı Olmalıdır: Kullanılan araçlar bakımından ve saldırıya uğrayan hak ile savunma dolayısıyla zarar verilen hak arasında bir oranın bulunup bulunmaması bakımından iki şekilde ele alınabilir.

a) Kullanılan araçlar bakımından:

Saldırıda kullanılan araç ile savunmada kullanılan araç arasında bir orantı olmalıdır. Bu oranda kastedilen saldırıya maruz kalan kimsenin, saldırganın elindeki aracın aynısıyla kendini savunmak zorunda olması değildir. Önemli olan aralarında bir ölçülülük olmasıdır. Bu sebepten dolayı kendisine bıçakla saldıran bir kimseye karşı silahla kendini koruyan bir kişi, bu silahı, saldırıyı defetmeye yetecek oranda kullanmalıdır. Bu oran tespit edilirken somut olaya göre değerlendirme yapılır ve bu değerlendirme sırasında saldırgan ile savunmada bulunanın kişisel durumları da dikkate alınır. Örneğin, güçlü olan kişinin saldırgan olup elinde bıçak olması, buna karşılık verenin ise kısa, sıska ve elinde silah olması durumunda, ölçülülük söz konusu olabilir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 10.03.1998 tarih ve 75 sayılı kararında; “Sanık elinde bulunan bıçak ile müştekinin kalçasına tek darbe vurmuştur. Saldıran kişinin güçlü bir erkek, sanığın ise kadın olduğu gözetildiğinde saldırı ile savunma arasında oran vardır. Çünkü bıçak darbesinin hayati önem taşıyan organlara yönelik olmaması nedeni ile savunmada aşırılığa kaçılmadığı açıktır.” denilmektedir.

b) Saldırıya uğrayan hak ile savunma dolayısıyla zarar verilen hak arasında bir oranın bulunup bulunmaması bakımından:

Mülkiyet hakkı ile hayat hakkı arasında bir denge olamaz. Bu durumda kimse malını savunurken bir başkasının hayat hakkını sonlandıramaz. [3] Az miktarda bir para veya basit bir alet için insan hayatı feda edilemez. Bunda bir ölçülülük yoktur. Ancak bu tarz bir saldırıda mal sahibinin yaşama hakkı için bir tehlike oluşursa, o durumda saldırganın öldürülmesi halinde meşru müdafaadan yararlanılabilir. 

Üçüncü Kişi İçin Meşru Müdafaa

TCK’nin 25. maddesinin 1. fıkrasında  “gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş” saldırıyı etkisiz hale getirmek için meşru savunmanın yapılabileceğinden bahsedilmektedir. Bundan dolayı başkasına ait bir hakka yönelmiş saldırı için de meşru müdafaada bulunulabilir. Fakat saldırıya uğrayan kişi açık veya örtülü iradesiyle saldırıyı istemiyorsa üçüncü kişi lehine meşru müdafaadan bahsedemeyiz. Buna rağmen saldırı, saldırıya uğrayan kişinin tasarruf yetkisinin olmadığı bir alana ilişkinse üçüncü kişi lehine meşru müdafaayı kabul etmek gerekir.

Üçüncü kişinin, tasarruf edebileceği bir hakkına yönelmiş saldırıya izin verdiği durumlarda haksız bir saldırıdan bahsedilemez. Bu yüzden buna karşı meşru müdafaada bulunulamaz. Burada rıza, hukuka uygunluk nedeni oluşturur. Fakat üçüncü kişinin mutlak tasarruf yetkisi olmayan bir hakkına yönelik saldırıda, saldırıya uğrayanın bu saldırıya ses çıkarmaması durumunda üçüncü kişi lehine meşru müdafaadan bahsedilebilecektir. 

Meşru Müdafaa

Meşru Müdafaada Sınırın Aşılması Halinde Ne Olur?

Meşru müdafaada sınırın aşılması çeşitli şekillerde olabilir. Sınırın aşılmasından bahsedebilmek için önce hukuka uygunluk sebeplerinden meşru müdafaanın bütün şartlarının gerçekleşmiş olması gerekir. Ceza sorumluluğunu kaldıran sebebin var olmadığı yerde sınırın aşılmasından da bahsedilemez.

Meşru Müdafaada Sınırın Heyecan, Korku veya Telaşla Aşılması Hali:

TCK’nin 27. Maddesinde meşru müdafaaya özgü bir sınırın aşılması hali düzenlenmiştir. Normal şartlarda sınırın bu şekilde aşılması halinde kişiye taksirli suçtan ötürü ceza verilebilmekte iken meşru müdafaa söz konusu ise kişiye ceza verilmez.

TCK’ye 27/2’ye göre “Meşru savunmada sınırın aşılması, fail bakımından mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise, faile ceza verilmeyecektir.”  

Çünkü böyle hallerde kişinin hukuka uygunluk sebebinin sınırlarına titizlikle riayet etmesi her zaman beklenemez. [4]

Heyecan, korku ve telaştan ileri gelen sınırın aşılmış olması durumunda değerlendirme yapılırken ortalama bir insanın hissedeceği heyecan, korku ve telaş gözetilir. Sübjektif bir değerlendirme yapılmaz.

“Sanığın, kardeşine 2-3 metre mesafeden birden çok ateş eden ve bölen silahlı saldırısına devam eden maktule, meşru savunma koşullan içerisinde hareket edip mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaştan dolayı 10 kez ateş ederek meşru savunma sınırını aştığının anlaşılmasına göre, 5237 sayılı TCK’nın 27/2 maddesi uyarınca sanığa ceza verilmemesi gerekir” (1. CD, 09.04.2007, 2535)

Meşru Müdafaada Sınırın Kast Olmaksızın Aşılmış Olması Hali:

TCK’nin 27. maddesinin 1. fıkrasında “Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yazılı cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur.” denilmektedir.

Kanun metninde kast olmaksızın dendiği için bundan taksirin hem basit hem de bilinçli taksir halini anlamak gerekir. Burada fail, dikkat ve özen yükümlülüğünü ihlal etmiş olur ve bu yüzden sınırı aşmıştır. Bu durumda kanunda suçun taksirle işlenen şekli cezalandırılıyorsa kişi taksirli suçtan sorumlu olur. Ancak suçun taksirli hali cezalandırılmıyorsa bu durumda ceza verilemez. Örneğin yasal savunmada sınırın aşılması nedeniyle, mala zarar verme (m.151 ve 152), konut dokunulmazlığını ihlal (m.116), hırsızlık (m.41 vd.), kişiyi hürriyetinden yoksun kılma (m.109) gibi ancak, kasten işlenmesi olanaklı bulunan suçlar da işlenmişse bu suçlar nedeniyle ceza verilmesi mümkün değildir. [5]

“…Sanık A. ve maktulün olay gecesi alkol alarak sohbet ettikleri sırada sebebi belli olmayacak şekilde aralarında çıkan tartışma sırasında, maktulün tabancasını çekip sanığa ateş ederek sağ kol ve sağ göğüs cilt altından yaraladığı, yaralanıp yere düşen sanığın da kendi üstündeki silahını çekip maktule doğru 6 el ateş ederek maktulü öldürmesiyle sonuçlanan olayda; sanığın kendine yönelik saldırıya karşı savunmada bulunurken daha az bir atışla yetinmesi yerine, çok sayıda ateş ederek savunma sınırını kastı olmaksızın aşması nedeniyle 5237 sayılı yasanın 27/1, 22/3. maddesi delaletiyle 85. maddesinden mahkumiyeti yerine, yazılı şekilde hüküm kurulması…” Y.1.C.D. 31.05.2007 gün ve 2006/5834-2007/4280.

Meşru Müdafaada Sınırın Kasten veya Olası Kastla Aşılmış Olması Hali:

Failin savunmada bulunurken kendisine yapılan saldırı ve kendisinin buna karşılık yaptığı savunma arasındaki oranı bilerek ve isteyerek aşması halinde meşru müdafaada sınırın kasten aşılmış olması gündeme gelir. Yargıtay kararlarına göre savunmada sınırın kasten aşılması halinde, fail karşılaştığı koşullara uygun olmayan vasıtalarla kendini savunmuş veya saldırganı zararsız hale getirdikten sonra savunma ve tepkilerde ısrar edip sürdürmüştür. [6] Bu durumda kişinin kasten işlenen fiilden sorumluluğu doğar. 

“…Sanığın, yaşlı ve hasta olan babası ve küçük kardeşleri ile birlikte aynı evde kaldığı, kapısı ve pencereleri muhkem olan evin önüne gelen maktulün, aracının lambalarını kullanarak pek çok defalar sanığa işaret verdiği, sanığın, hakkındaki beraat hükmü kesinleşen sanık Bekir’in evine giderek kendini korumak gayesiyle olayda kullandığı tüfeği alarak kendi evine döndüğü, daha sonra pencerenin önüne gelen maktulün, para karşılığı cinsel ilişkiye girmek istediğini sanığa söylediği ve bu konuda ısrarcı olduğu, sanık tarafından defalarca ikaz edilmesine rağmen davranışlarına devam ettiği, sanığın, pencereden silahıyla pencerenin hemen önünde bulunan ve henüz eve girmeye yönelik bir davranış sergilemeyen maktulün göğüs bölgesine 1 kez ateş edip öldürdüğü olayda; Yasal savunma sınırlarının aşılması hükümlerinin şartları bulunmakla beraber; yasal savunma sınırlarının kasten aşılması nedeniyle 5237 sayılı TCK’nın 27/1-2 maddesindeki koşulların bulunmadığı cihetle; sanığa 5237 sayılı TCK uyarınca ceza tayin edilmesi durumunda aynı yasanın 81, 29, 31/3 ve 62. maddelerinin tatbik edilmesinin gerekmesi ve bunun da aleyhe sonuç doğurması söz konusu olduğundan 765 sayılı TCK’nın 448, 50, 55/3, 59. maddeleri yerine yazılı şekilde hüküm kurulması, Bozmayı gerektirmiş olup…” Y.1.C.D. 27.02.2007 gün ve 2006/4201-2007/816.

Meşru Müdafaa ve Nefsi Müdafaa Arasındaki Fark Nedir? 

Nefsi müdafaa bir kişinin haksız olan bir saldırıya karşı kendini savunmasıdır. Arapça kökenlidir. Meşru müdafaa olarak da adlandırılır. Yani meşru müdafaa ile aralarında hukuken hiçbir fark yoktur. 

Meşru Müdafaa

Meşru Müdafaada Ne Karar Verilir?

Meşru müdafaada ne karar verileceği TCK’nin 25. maddesinin 1. fıkrasında belirtilmektedir. Buna göre “Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.”

Meşru müdafaa, kanunda hukuka uygunluk nedeni olarak sayıldığı için şartların gerçekleşmesi halinde fail hakkında beraat kararı verilir ve ceza almaz. Meşru savunma halinde saldırgana verilen zararlardan dolayı tazminat mükellefiyeti de bulunmamaktadır. Çünkü ortada haksız bir saldırı vardır ve bunun neticesinde zarar ortaya çıkmıştır.

“Sanığın üzerine atılı eylemi meşru müdafaa şartları içindeyken gerçekleştirdiğinin kabulü karşısında, meşru müdafaa nedeniyle sanık hakkında 5271 sayılı CMK’nin 223/2-d maddesi uyarınca beraat kararı verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi bozmayı gerektirmiş…” (Yargıtay 3. CD., 2015/20630 E., 2016/288 K., 12.01.2016 T.)

Meşru Müdafaa Hakkında Verilen Yargıtay Kararları

Yargıtay 2. CD,  K.T.:16/11/2005, 2004/6067 E, 2005/25165 K.

  • Meşru Müdafaa
  • TCK 25. Madde

“Henüz kendisine saldırı gerçekleşmemiş olan sanığın, elinde bıçak olan mağduru eline geçirdiği ancak ile yaralaması sureti ile meydana gelen olayda meşru savunma şartlarının gerçekleşmediği gözetilerek tahrik hükümlerinin uygulanması sureti ile mahkûmiyet hükmü tesisi gerekir.”

Y.C.G.K. 30.05.2000 1-112/118.18

  • Meşru Müdafaada Sınırın Aşılması
  • TCK 27. Madde

“…Aksi kanıtlanamayan savunmaya göre, (A), maktulün üzerine silahla gelmesi nedeniyle kaçmaya çalışıp, yanlışlıkla tuvalete girerek içerde kalmış ve dışarı çıkmamıştır. Bunun üzerine ruhsatlı silahını çekerek maktule birden fazla kez ateş etmiştir. Olayın bu akışı ile gerçekleştirilmesindeki özellikler, olay sırasında maktulün elinde silah bulunması ve tehdit içeren sözler söylemesi karşısında olayda yasal savunma koşulları oluşmuştur. Ancak, gerek otopsi raporu ile Adli Tıp Kurumu Fizik Balistik İhtisas Dairesi raporunda bildirildiği ve gerekse olay yerinde yapılan keşifte saptandığı şekilde sanık ölene, yakın mesafeden ve doğrudan doğruya öldürücü bölgelerine ölüm sonucunu alacak şekilde yedi el ateş ettiğinden aşırılığa kaçmış, kendisi ile arkadaşına yönelme olasılığı bulunan saldırıyı engellemekle yetinmemiş, yasal savunma sınırlarını aşmıştır. Bu nedenle sanık hakkında, İstanbul Kriminal Polis Laboratuarı Müdürlüğü’nün raporları da nazara alındığında, TCY’nin 448, 49, 50 maddelerinin uygulanması gerektiğinden, isabetsiz olan direnme hükmünün Bozulmasına karar verilmelidir.” 

Y.1.C.D. 05.07.2007 2006/6149- 2007/5577

  • Meşru Müdafaa
  • TCK 25. Madde

“…Sanığın mağdure Sebiha’nın sopalı saldırısı karşısında maruz kaldığı tahrikin etkisiyle tabancayla iki el ateş ederek bacaklarından yaraladığı olayda; sanığın kullandığı silahla mağdurun kullandığı sopa arasındaki oransızlık dikkate alındığında yasal savunma koşullarının bulunmadığı ve hedef alınan vücut bölgesi ve oluşan yaralanmanın niteliği nazara alındığında, silahla yaralama suçundan cezalandırılması gerektiğinin gözetilmemesi… hükmün… Bozulmasına, (oyçokluğuyla)…”

Y.C.G.K. 22.05.1995 1995/1-80-158.2

  • Meşru Müdafaada Sınırın Aşılması
  • TCK 27. madde

Uyuşmazlık konusu olayda; sanık Ertan ve beraberindekilerin Kızılcahamam İlçesi’nde gözlem altında bulunan arkadaşlarını ziyarete gittikleri, ilçede karışıklık çıkması üzerine polis karakoluna sığındıkları, polis görevlilerinin Ankara’ya dönmeleri tavsiye ettikleri, bu tavsiyeye uyarak iki taksi ile Ankara’ya dönerlerken, yolda pusu kuran kalabalık bir gurubun taşlı sopalı saldırısına uğradıkları, bu saldırıyı atlatan sanık ve arkadaşlarının içinde bulunduğu araçları ilçede petrol ofisi önünde bir başka kalabalık gurubun saldırısı ile karşılaştıkları, ilk saldırıda otonun ön ve yan camlarının kırıldığı, bu nedenle ikinci saldırıda otonun durdurulacağı veya fazla sürat nedeni ile kontrolden çıkacağı endişesi ile paniğe kapılan sanığın, kendilerine taşlı sopalı yoğun saldırıda bulunan kalabalığa doğru iki el ateş ettiği, kurşunlardan birinin ölenin sol kalçasından girip kasığından çıkmak suretiyle aşırı kan kaybından ölümüne sebep olduğu, savunma, tanık anlatımları, 17.05.1993 günlü tespit tutanağı, ölü muayene ve otopsi tutanağı ve Adli Tıp Şube Müdürlüğü’nün 18.05.1993 tarihli raporu ile anlaşıldığından, sanığın olay sırasında ruhsal durumu, kendilerine yönelik saldırının boyutunun ne olabileceğini öngörebilecek durumda olmaması nedeniyle yasal savunma zaruret sınırını aşmak suretiyle yüklenen suçu işlediğinden, direnme kararının (Not: Yerel Mahkeme, 29.11.1994 tarihli kararında yasal savunma koşullarının bulunmaması nedeniyle yasal savunmada sınırın aşılmasından da söz edilemeyeceği açıklamasıyla önceki kararında direnmiş) bozulmasına karar verilmelidir (oyçokluğuyla)…”) 

Y.1.C.D. 09.07.2007 2006/6903-2007/5589

  • Meşru Müdafaada Sınırın Aşılması
  • TCK 27. madde

“…Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanıklar Ertan Ş.’nin Süleyman’ı, Süleyman, Aykut, Vecdi ve Atilla’nın Ali’yi yaralamak suçlarının sübutu kabul, oluşa ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde suç niteliği tayin, cezayı azaltıcı tahrik ve takdiri tahfif sebeplerinin nitelik ve derecesi takdir kılınmış, savunmaları inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, sanıklar Vecdi, Atilla ve Aykut’un mağdur Ertan’ı yaralaması eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 27. maddesi kapsamında meşru savunmanın mazur görülebilecek heyecan, korku ve telaş nedeniyle aşılması şartları içerisinde işlendiğinden ceza verilmesine yer olmadığına ve sanık Ali Ş. hakkında da yaralıya el uzatmaksızın kavgaya katılmak suçundan beraatına karar verilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümde isabetsizlik görülmemiş olduğundan, müdahil-sanık Ertan vekilinin sanık sıfatıyla tahrikin derecesine, teşdiden ceza tayininin yersiz olduğuna, müdahil sıfatıyla Aykut, Vecdi ve Atilla’ya 5237 sayılı TCK’nın 27. maddesinin uygulanmasının gerekmediğine vesaireye, müdahil-sanık Süleyman ve sanıklar Aykut, Vecdi ve Atilla vekillerinin müdahil sıfatıyla sanık Ertan’ın suç vasfına, sanık sıfatıyla sübuta vesaireye yönelen ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün tebliğnamedeki düşünce gibi (Onanmasına)…”) 

YCGK 23.06.1998 1/160/249

  • Meşru Müdafaa
  • TCK 25. Madde

“…Hakkındaki mahkumiyet kararı kesinleşen (A.B)’in (A)’i yukarıda açıklanan raporlarda belirtildiği şekilde balta ile yaraladığı, keza sanık (A)’inde (A.B)’i ateşli silah ile yaraladığı anlaşılan olayda cereyan şekli ile ilgili olarak sanıklar aşamalardaki gerek kendi içlerinde gerekse yekdiğerleriyle çelişen anlatımları dışında başkaca bir kanıt elde edilememesi karşısında, ilk haksız saldırının hangi sanıktan geldiği kesin biçimde saptanamamıştır. Bir an için, (A.B)’in ateşli silah ile yaralanmasından sonra sanık (A)’e karşı balta ile saldırıda bulunamayacağı düşünülebilirse de (A)’nin aldığı yaraya rağmen tek başına olay kesiminden uzaklaşabildiği Sulh Hakimliğindeki açıklamalarından anlaşılmaktadır. Somut olayda ilk haksız saldırıyı kimin gerçekleştirdiğinin belirlenememesi nedeniyle taraflardan birini ya da ötekini yasal savunma halinde görmeye olanak bulunmamakta, süreklilik gösteren yargısal kararlarda da belirtildiği gibi sanığın TCK’nın 51/2. maddesi hükmünden yararlandırılması gereklidir. Bu itibarla ağır tahrik altında suç işlendiği kabul edilerek hakkında hüküm tesis edilen sanık (A.B)’e ait yerel mahkeme kararı ile bu hükmü onayan özel daire kararında bir isabetsizlik bulunmadığı; Yargıtay C.Başsavcılığının (A.B) yönünden yasal savunma koşullarının oluştuğu gerekçesine dayanan itirazının yerinde olamayıp reddine karar verilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. (oyçokluğuyla)….” 1. CD, 05.07.2007 2006/6149-2007/5577

  • Meşru Müdafaa
  • TCK 25. Madde

“… Mağdur-müdahil Celal’in bıçaklı ve kesici-delici nitelikteki girebili saldırısına maruz kalan sanık Burhan’ın maruz kaldığı tehlikeyi defetmek için yaptığı bir el atış sonucu meydana gelen yaralanma eyleminde yasal savunma koşullarının bulunduğunu kabul eden yerel mahkemenin kabul ve gerekçesinde isabetsizlik görülmediğinden tebliğnamedeki bu hususa ilişen bozma düşüncesi benimsenmemiştir…” 


Kaynakça

[1] Ebert, Udo, Strafrecht, Allgemeiner Teil, 3. Auflage, Heidelberg, 2001, s.72.

[2] Mehmet Emin Artuk/Ahmet Gökçen/M. Emin Alşahin/Kerim Çakır – Ceza Hukuku Genel Hükümler,  Adalet Yayınevi, Ankara, 2020.

[3] Erdem, Mustafa Ruhan, Malvarlığına Yönelik Saldırılara Karşı Meşru Savunma İçin İnsan Öldürme ve Yaşam Hakkı, DEÜHFD, Cilt:9, Prof. Dr. Ünal Narmanlıoğlu’na Armağan, İzmir, 2007, s. 997 vd.

[4]Hakan Hakeri – Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2019.

[5] Mehmet Şahin – Yasal Savunmada Sınırın Aşılması, TBB Dergisi, Sayı 76, 2008, s. 329.

[6] Mehmet Şahin – Yasal Savunmada Sınırın Aşılması, TBB Dergisi, Sayı 76, 2008, s. 333-334.